Ben gittiğim şehirlerde sadece müzeye, meydana, tarihi binaya bakmam. Bir süre sonra gözüm ister istemez insan manzaralarına kayar. Çünkü bir yeri asıl anlatan şey çoğu zaman mimarisi değil, orada hayatın nasıl aktığıdır. Bir garsonun masaya tabağı bırakma biçimi, yaşlı bir adamın bankta oturuşu, acele eden bir kadının yüzündeki ifade, vapur iskelesinde bekleyen insanların sabrı… Bunlar bana hep şehirlerin gizli biyografisi gibi gelmiştir.
İnsan manzaraları izlemeyi seven biri için kahve içmek bile başka bir şeye dönüşür. Çünkü bazen bir kafede bir saat oturup hiçbir şey yapmadan etrafı seyretmek, on sayfa not almaktan daha öğretici olabilir. İnsanlar nasıl birbirine bakıyor? Sohbet ederken gözlerini kaçırıyor mu? Garsona nasıl hitap ediyor? Çocuk ağladığında ebeveynin yüzü nasıl değişiyor? İki sevgili sessiz kaldığında aradaki hava yumuşuyor mu sertleşiyor mu? Hayat bu küçük sahnelerde çok çıplak görünüyor.
Belki de bu yüzden sinema ile şehir gezmek arasında benim için güçlü bir bağ var. İkisi de bakış eğitiyor. İkisi de yüzeyin arkasında ne olduğunu merak ettiriyor. İyi bir şehir gezgini olmak, sadece mekan görmekle olmaz; insanı da okuyabilmek gerekir. Çünkü her şehir kendi insanı kadar şehir oluyor. Paris'i sadece Paris yapan taş binalar değil; o binaların arasında yaşayanların yürüyüş ritmi. Kadıköy'ü sadece çarşı değil; o çarşının kalabalığındaki ses tonu. Odessa'yı sadece liman değil; o limanın insanında kalan mizah.
İnsan manzaraları bana hep aynı şeyi hatırlatıyor: Hepimiz birbirimizin arka planında kısa süreli figüranlar gibi görünsek de herkes kendi hayatının başrolü. Bir masada sessiz oturan adamın içinden neler geçiyor bilmiyoruz. Metroda omzu düşmüş genç kadının hangi yükü taşıdığını bilmiyoruz. Bazen şehirde rastladığımız yüzler, bize sadece kısa bir kare verir. Ama o kareyi dikkatle izlerseniz, insanlığa dair çok şey öğrenirsiniz. Benim için yolculukların en kıymetli tarafı hep bu oldu.
