Kadıköylü, hele bir de Modalı olmak benim gözümde yalnızca coğrafi bir mesele değil. Bu biraz dünya ile kurduğun ilişkinin biçimi. Sokakta yürürken insanlara nasıl baktığın, bir kafede ne kadar oyalanabildiğin, denize karşı ne kadar düşünebildiğin, kalabalığın içindeyken bile nasıl kendin kalabildiğinle ilgili. Kadıköy insanı biraz şehirli, biraz da asi olur. Moda ise bunun bir tık daha içe dönük, daha estetik, daha hafif melankolik halidir.
Moda'nın bende bıraktığı en güçlü izlerden biri ritim duygusudur. Orada hayat koşar ama bağırmaz. Bir telaş vardır ama kaba değildir. İnsanlar birbirinin hayatına çok karışmaz ama tamamen ilgisiz de kalmaz. Bir yerde hem merkezde olup hem de kendi küçük dünyanı kurabiliyor olmak önemli bir lükstür. Moda biraz bunu verir. Çocukluğumun sokakları, sahil yürüyüşleri, okul yolları, eski apartmanları, rüzgarı, vapur sesleri… Bunların hepsi insan fark etmeden karaktere yazılıyor.
Kadıköy'ün başka bir tarafı da çeşitliliği. Farklı sınıflar, farklı zevkler, farklı diller, farklı fikirler aynı bölgede dolaşır. Bu durum insana erken yaşta tek tip hayat olmadığını öğretir. Belki de bu yüzden Kadıköy'de büyüyen insanlar biraz daha gözlemci olur. İnsan manzaralarına aşina olursun. Bir yanda eski esnaf, bir yanda yeni kuşak kafe kültürü, bir yanda tribün ruhu, bir yanda sanat hevesi. Şehir tek renk akmaz. Bu da insanı hem yorar hem zenginleştirir.
Benim için Kadıköylü ve Modalı olmak, biraz da belleğe sadakat demek. İnsan dünyanın birçok yerini görebilir, çok farklı şehirlerde bulunabilir; ama bazı semtler sende yalnızca adres olarak kalmaz. Dönüp dolaşıp içine karışmış olduğunu fark edersin. Konuşma biçimine, beğenine, yürüyüşüne, hatta özlediğin şeylere kadar işler. O yüzden bu aidiyeti önemsiyorum. Çünkü bazen insanı en iyi tanımlayan şey mesleği değil, hangi semtin ruhunu taşıdığıdır.
