Neden Fenerbahçeliyim sorusunun cevabı, benim için sadece futbol değildir. Hatta sadece spor da değildir. Bu biraz doğduğun yerle, büyüdüğün sokakla, eve dönerken gördüğün renklerle, çocuklukta kulağına çalınan tezahüratlarla ilgilidir. Kadıköy çocuğuysan, hele bir de Moda taraflarında büyüdüysen, Fenerbahçe çoğu zaman dışarıdan seçtiğin bir şey olmuyor. Atmosfer gibi içine işliyor. Semtin ruhuyla, şehrin ritmiyle, hafızayla beraber geliyor.
Ama aidiyet sadece doğmakla tamamlanmıyor. İnsan büyüdükçe neden bağlı olduğunu da düşünmeye başlıyor. Benim için Fenerbahçe'nin en güçlü tarafı, sadece kazandığında konuşulan bir kulüp olmaması. Büyük kulüp olmak başka, büyük karakter üretmek başka. Fenerbahçe bazen tam da bu yüzden önemli geliyor bana. Çünkü başarı kadar direnç de var bu hikayede. Bazen sevinçle, bazen haksızlığa karşı duruşla, bazen de büyük bir camianın hafızasıyla kendini anlatıyor. Taraftarlık burada sadece skor takibi olmaktan çıkıyor.
Bir kulübe gerçekten bağlanmak, onun yalnızca kupalarını değil, hikayesini de taşımaktır. Renkler tek başına yetmez; o renklerin yıllar içinde neyi temsil ettiğini bilmek gerekir. Fenerbahçe'de benim sevdiğim taraflardan biri, bu aidiyetin şehirle kurduğu ilişki. Deniz kokusu, vapur, stadın çevresi, maç günü yürüyüşü, insanın çocukluğundan kalan sesler… Bunların hepsi birleşince kulüp, yalnızca tribünlük bir şey olmaktan çıkıyor; hayata sinen bir duyguya dönüşüyor.
Genel Kurul Üyesi olmak da benim için tam burada anlam kazandı. Bu sadece resmi bir unvan gibi gelmedi bana. Daha çok, çocukluktan beri içimde duran bir aidiyetin kurumsal bir karşılığı gibi hissettirdi. Bazen insan bazı bağlarını sonradan değil, yıllar sonra daha bilinçli biçimde sahipleniyor. Benim Fenerbahçeliliğim de biraz böyle. Özetle söyleyeyim: Ben sadece bir takımı tutmuyorum. Bir semtin hafızasına, bir çocukluk duygusuna ve kendi hayatımdaki en sahici aidiyetlerden birine sahip çıkıyorum.
