“Paris’e Git Ey Efendi Akl-ü Fikrin Var ise, Âleme Gelmiş Sayılmaz, Gitmeyenler Paris’e…”
Ne güzel söylemiş Tahsin Efendi.
Ben bu şehre aşığım dostlar. Aslında hiç gelmemiş olsam bile neyin nerede olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum; ama görmek bambaşka bir şeymiş.
Paris… Dünyanın sanat merkezi. Sadece tarihiyle değil; kültürüyle, insanıyla, düzeniyle, lezzetiyle ve insana hissettirdiği o ölümsüz ruhla dünyanın zirvesinde duran şehirlerden biri. Burası sadece gezilecek bir yer değil, yaşanması gereken bir deneyim.
Paris benim çocukluk aşkım. Yıllarca hayalini kurduğum bir şehirdi. Bana göre Paris’e gitmek dünyanın en zor ve en önemli şeyiydi… Yıllar önce ilk geldiğimde de, şimdi bunca sefer gelmiş olmama rağmen hâlâ her gittiğimde aynı heyecanı ve mutluluğu hissediyorum. Ve hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biri burası.
Paris’i gezecek olanlara küçük ama kritik bir not: Metro sistemi inanılmaz gelişmiş. Gideceğiniz yerin durak adını bilmeniz yeterli, şehir sizi zaten yönlendiriyor. Tabela sistemi kusursuz. Taksi pahalı gibi görünse de merkezi yerlere ulaşım genelde 20 Euro civarında. Bize pahalı, onlar için neredeyse günlük bir rutin. Aslında çoğu yer birbirine yakın. Yürümeyi göze alırsanız 3 gün yeter. Ama hakkını vermek istiyorsanız en az bir hafta ayırın. Sadece Louvre’a 2 gün ayırmak gerek, öyle düşünün.
Yemek konusu ayrı bir hikâye. Şu an bir Fransız restoranında oturup bunları yazıyorum. Garsonlar çok nazik, servis kusursuz. Gelen et ise hayatımda yediğim en iyi etlerden biri olabilir. Paris sadece doyurmaz; sizi şımartır. Tabii bu bahsettiğim biraz tuzlu olan üst düzey restoranlarmış, bunu sonradan anladım. :) Ortalama restoranlarda garsonlar hem nazik değil hem de servis çok iyi sayılmaz; ama bir şeyden emin olun: Buradaki çoğu yer kesinlikle lezzetli ve sağlıklı yemek sunuyor. İstisnalar muhakkak vardır tabii.
Ve alışveriş… Direkt söyleyeyim: Hiç gerek yok :) Dünyaca ünlü markalara kadar çoğu yere girdim, fiyatlar inanılmaz yüksek. Ama daha da ilginci; kendi zevkim açısından “Türkiye’de bunlar yok” dediğim çok az şey vardı. Tek avantajı, artık Türkiye’de de pahalı olduğu için, 2022 yılı itibarıyla buradan aldığınızda Tax Free, yani vergi iadesi almanız ve bir miktar daha ucuza gelebilmesi. Çok yüksek bütçeli alışveriş yapıyorsanız ve zaten buraya gelmişseniz mantıklı olabilir. Onun dışında buradan bir şey almayın. Kısacası Paris’e alışveriş için gelmeyin. Paris’e sanatın ruhunu hissetmek için gelin.
Çünkü burada bir noktada şunu fark ediyorsunuz: Eyfel’e bakarken, Notre Dame’ın önünde dururken, Şanzelize’de yürürken, Louvre’da Mona Lisa’nın karşısına geçtiğinizde içinizden bir ses şöyle diyor: “Bütün bunlar aslında benim için yapılmış.” Ve sonra başka bir şey daha fark ediyorsunuz: Mona Lisa’ya değer katan şey sadece kendisi değil… Ona bakan ve onu anlamlandıran insanlar. Yani aslında biz o eserlere değer katıyoruz. Ve işte o değer, dönüp kendimizi de değerli hissettiriyor. Paris’in sunduğu en önemli güzellik işte tam olarak bu: Sanat, tarih, estetik ve insanın kendini yeniden bulma hâli.
Montmartre… Ressamların, aşıkların, hayal kuranların tepesi. Moulin Rouge… Yaşanması gereken bir deneyim; sadece izlenmez.
Paris bana sadece bir şehir göstermedi. Aramanın ne demek olduğunu öğretti. Hemingway’e atfedilen bir söz vardır: “Paris, kaybettiğiniz her şeyin geri döndüğü yerdir.” Ben de burada kaybettiklerimi buluyorum. Her gittiğimde biraz daha… Hem de hiç beklemediğim anlarda.
O yüzden bana “Neden sürekli Paris’e gidiyorsun?” diye soranlara tek bir cevap veremiyorum. Çünkü bu şehir tek bir şey değil: Biraz sanat, biraz tarih, biraz kalite, biraz da kader.
Kısacası… Paris benim için sadece bir şehir değil. Kaybettiklerimi bulduğum, hayallerimi büyüttüğüm ve hayatımı değiştiren yerlerden biri.
Hayatımı en çok değiştiren şeylerden biri de eşim oldu. Melike’yi ilk Eyfel Kulesi’nin altında görmüştüm… Ve tabii benim için hayat o an 10-0 başladı :)
Hepinize, en az benim kadar güzel geçecek Paris deneyimleri dilerim.