
Aşkın Büyüsü Kimin İşine Yarıyor?
Aşk başımıza gelen bir şey midir, yoksa yaptığımız bir şey mi?
Kalabalık bir sofrada yeni bir çifte sorulan en eski soruyu bilirsiniz. “Siz nasıl tanıştınız?” Cevapları dinlemeyi severim, bir sonraki sofrada siz de dinleyin. Anlatılan neredeyse her zaman bir kazadır. “Aslında o gün oraya gitmeyecektim.” “Arkadaşım son anda aradı, kıramadım.” “Yağmur bastırmasa o kapıdan içeri girmezdim.” Tesadüf ne kadar büyükse hikâye o kadar itibar görür; masadakiler “kısmetmiş” diye başını sallar, anlatan da payına düşen alkışı alır. Düşünerek, sora sora, tanıya tanıya bir araya gelmiş olanlar bile anlatıya küçük bir kaza iliştirir; sanki “baktım, tanıdım, seçtim” demek aşkı küçültecekmiş, sanki emek işin tadını kaçıracakmış gibi. Kimse yalan söylemiyor aslında, herkes aynı ezberi okuyor. Ezber şu: Aşk başımıza gelen bir şeydir, bizim yaptığımız bir şey değil.
Dilimiz de aynı tutanağı tutmuş. Aşk için kullandığımız fiillere bakın: vurulmak, çarpılmak, tutulmak, yanmak, kapılmak. Beşi de edilgen. Failin siz olduğu tek bir fiil yok, hepsinde bir şey size yapılıyor. İngiliz de farklı söylemiyor. Aşka düşülüyor onlarda da. Düşmek, yani ayağın kayması, iradenin devreden çıkması. Dil bir milletin asırlık zabıt kâtibidir ve zapta göre aşk, faili meçhul bir hadisedir. Bir şey olur, size olur, sizin bir dahliniz yoktur.
Hikâyeler de zaptı onaylıyor. Eski Yunan aşkı bir okla anlatmış. Ok nereden gelirse oradan gelir, kime saplanacağını okçu bilir, vurulan bilmez. Platon’un Şölen’inde anlatılan meşhur masalı da hatırlayın. İnsan bir zamanlar bütünmüş, sonra ikiye bölünmüş; o gün bugündür herkes öteki yarısını arıyormuş. Güzel masal. Ama dikkat edin, bu masalda bulmak var, kurmak yok; yarım hazır bir yerde bekliyor, bütün iş rast gelmekte. Bizim coğrafyanın ezberi de farklı değil. Mecnun çöle düşer, geri çağırırlar, dönemez. Ferhat dağı deler. Kerem yanar, kül olur. Ve fark ettiniz mi, hepsi felaketle biter. Kültürün bize ezberlettiği büyük aşkların içinde ihtiyarlamış tek bir çift yoktur. Kavuşmuş, sürdürmüş, kahvaltı sofrası kurmuş, hastalıkta birbirinin başında beklemiş bir aşkın destanı yazılmamıştır. Müfredat baştan sona kaza ve yangın olunca insan da aşkı bir tabiat olayı sanıyor; yıldırım gibi bir şey. Gelirse gelir, çarparsa çarpar. Şemsiye açmak kimsenin aklına gelmiyor; şemsiyeli âşık, hikâyeye yakışmıyor çünkü.
Peki bu efsane neden bu kadar dayanıklı? Ben iki sebep görüyorum, bir de ortak.
Birinci sebep büyü. Emeğin açıklayamadığı şey insana ilahi görünür ve ilahi olana el sürülmez. Aşkı anlamaya, sormaya, yönetmeye kalktığınızda sanki izinsiz bir alana girmiş olursunuz, içten içe bir korku çalışır: Ya nasibimi ıskalarsam? “Kısmetinde varsa gelir” cümlesi bu yüzden hem tesellidir hem talimat: Bekle ve karışma. Beklemek kolaydır, karışmamak daha da kolay. Üstelik bekleyene kimse hesap sormaz; soramaz, çünkü ortada verilmiş bir karar yoktur.
İkinci sebep tam da bu: rahatlık. Yönetmediğiniz şeyden sorumlu da tutulamazsınız. Yanlış insanı sevdiyseniz yazgı, sevilmediyseniz yine yazgı. Seçim sizde değilse hata da sizde değildir; kimseye, en çok da kendinize, hesap vermek zorunda kalmazsınız. Bu muafiyet tatlıdır, bırakması zordur. Gözlemim o ki iki grup insan bu büyüye özellikle sıkı sarılıyor. Birincisi, bu işle uğraşmak istemeyenler; büyü onları zahmetten muaf tutuyor. İkincisi, bir zamanlar deneyip yapamamış olanlar; büyü onların yenilgisini imkânsızlığa çeviriyor. İkinci gruba kızamıyorum, anlıyorum da. “Yapılamaz zaten” demek, “ben yapamadım” demekten çok daha az acıtır. Ama bir şeyin size zor gelmiş olması o şeyin imkânsız olduğunu göstermez; yalnızca o gün, o bilgiyle, o hâlinizle olmadığını gösterir.
Efsanenin bir de gündelik hâli var: inanç olmaktan çıkıp mazerete dönüştüğü yer. “Kalp bu, söz dinlemiyor” cümlesini kaç kez duydunuz, kaç kez kendiniz kullandınız? Cevabı olmayan mesajın, tutulmayan sözün, bakılmaması gereken yere bakan gözün üstüne örtülen örtü hep aynı. Elimde değil. Dikkat edin, bu cümle hiçbir zaman sevaplar için kurulmaz; kimse “elimde değil, ona her gün iyi davranıyorum” demez. Elde olmamak hep kusurun avukatlığını yapar. Aşkı kontrolsüz ilan etmenin en somut getirisi budur: hazır bir mazeret. Her kapıyı açar, hiçbir hesabı kapatmaz.
Ortak ise piyasadır. Aşkın kontrolsüz hâli çok iyi satar. İlk bakış üç saniyedir, reklama sığar. Uyum yılların işidir, hiçbir kampanyaya sığmaz. Romantik filmlerin nerede bittiğine hiç dikkat ettiniz mi? Kavuşma anında. Jenerik, tam da işin asıl kısmının, iki hayatın birbirine ayar olduğu kısmın, başladığı yerde akar, çünkü o kısım seyirlik değildir ve satın alınamaz. An satılır; süreç satılmaz, kurulur. Kontrolsüz âşık ayrıca iyi müşteridir. Telafi jesti alır, barışma yemeği alır, “yeniden başlıyoruz” tatili alır. Takvime bir gün konur, o güne bir çiçek fiyatı yazılır ve sevginin ispatı, gösterilebilir bir şeye bağlanır; gösterilebilir olan da her zaman satın alınabilir olandır. Aşkı bir kaza olarak anlatan düzenin bu anlatıdan kazandığını görmek için iktisatçı olmaya gerek yok, vitrine bakmak yeter.
Ha, şimdi diyeceksiniz ki: “Yani o ilk bakış, o içimizin hoplaması; hepsi yalan mı?” Hayır. Kimse öyle demiyor, ben hiç demiyorum. His gerçektir, o elektrik gerçektir; onsuz bu işin tadı da yok, adı da. Mesele hissi inkâr etmek değil, hissin sırtına yıkılmış sorumluluğu geri almak. Şöyle özetleyeyim. Aşk getirir, sevgi ağırlar. Kapınızı kimin çalacağına hükmünüz sınırlıdır, orası doğru. Ama çalınan kapıyı açmak, içeri buyur etmek, kalınacak bir ev kurmak; bunların hiçbiri yıldırımın işi değildir, bunlar sizin işinizdir. Kültür yalnızca getireni şarkılaştırdı, ağırlayanı görmedi bile. Oysa getiren gelir ve gider, ağırlanmadığı evde misafir durmaz.
Geriye tek itiraz kalıyor, en güçlüsü: “Anlarsak büyüsü bozulmaz mı?” Bozulmaz. Gökkuşağının ışığın kırılmasından ibaret olduğunu öğrendik diye gökkuşağı çirkinleşmedi; bilen göz, bilmeyen gözden daha az hayran bakmıyor o kavise. Bilgi güzelliği bozmaz, bilgi sahteliği bozar. Anlayınca dağılan bir büyü varsa, o zaten büyü değilmiş, göz bağıymış; dağılsın, hayırlısı budur. Herkes bu işi yönetemeyebilir, kabul; kimine büyü daha iyi geliyor, hürmetim var. Ama yapabilecek olanın “yapılamaz”ın arkasına saklanması yazıktır, hem kendine yazıktır hem hiç tanışamadığı o insana.
Sofradaki soruya dönelim son kez. “Nasıl tanıştınız?” sorusuna kaza anlatmak hoş bir gelenek; devam etsin, kimsenin hikâyesine karışacak değilim. Yalnız bir dahaki sefere hikâyeyi dinlerken bir de şuna kulak verin: Kazadan sonrasını kim anlatıyor? Tanışma anını yıldırım getirmiş olsun. Peki o iki insanı yıllarca bir arada tutan neydi, o da mı yıldırım? Yıldırım iki kere aynı yere pek düşmez ama o ev her akşam yeniden kuruluyor. Demek ki hikâyenin anlatılmayan yarısında birileri çalışmış. Benim itirazım hikâyeye değil, hikâyenin hüküm hâline gelmesine; aşk madem kazadır, o hâlde sormak, anlamak, hazırlanmak boşunadır hükmüne. Değildir. Hayatınızın en belirleyici kararlarından biri, kiminle yaşayacağınız, bir okçunun keyfine emanet edilmiş duruyor ve bu emanete asırlardır romantizm deniyor. Sormadan geçmeyin: Bu gerçekten romantizm mi, yoksa alışkanlık mı? Ve ok isabet etmediğinde fatura okçuya mı kesiliyor, size mi?
Ediz KentkuranKalemden Kelama31 Ağustos 2026