DüşünüYorum
Aşkın hakikatine dair
O Listeyi Sana Kim Yazdı? yazısı için lacivert tonlu kapak

O Listeyi Sana Kim Yazdı?

Liste hazır gelir; biz yalnızca ezberleriz.

“Bana göre kimse yok.” Kurdunuz mu hiç bu cümleyi? Ben çok duydum; duyduğumda da “sana göre nasıl biri” diye sormayı severim. Sayım hemen başlar. Neşeli olacak ama ağırbaşlı, evine düşkün olacak ama hayat dolu, kendi ayakları üzerinde duracak ama vaktinin çoğunu bana ayıracak. Liste uzadıkça uzar ve dinledikçe bir şey fark edersiniz. Maddelerin yarısı öbür yarısıyla kavgalıdır. Sözü kesmem, beklerim; bitince tek bir soru sorarım: “Bu listeyi ne zaman yazdın?” Cevap hep aynı duraksamadır. Çünkü yazılmamıştır. Kimse yazmaz. Liste hazır gelir, biz yalnızca ezberleriz. Cümlenin kadın söyleyeni de erkek söyleyeni de aynı hâldedir; maddeler değişir, ezber değişmez. İkisi de listeyi ezbere okur ama tek bir maddenin kaynağını gösteremez.

Baştan söyleyeyim: Beklenti kötü bir şey değildir. Beklentisiz insan olmaz, “hiçbir beklentim yok” diyen ya kendini kandırıyordur ya sizi. Beklenti aslında bir filtredir, hayatınıza kimin gireceğini kapıda o karşılar. Filtresiz kapı olmaz, olmamalı da. Mesele beklentinin varlığı değil, sahipliğidir. Kime çekileceğinizi, kimden etkileneceğinizi, kimi “doğru insan” sayıp kimi elemeden geçireceğinizi o liste belirliyor. Listeyi siz yazmadıysanız, hayatınızın en mühim seçimlerinden birini adını bile bilmediğiniz kâtiplere devretmişsiniz demektir.

Şunu sanmayın: Liste yazılmadıkça çalışmaz sanılır. Tam tersi, en verimli karanlıkta çalışır. Kime “içim kaydı” dediğinizi, kimin mesajını heyecanla beklediğinizi, kimi daha ilk cümlede sildiğinizi hep o görünmez liste yönetiyor. Siz farkında olmadıkça o hiç yorulmadan hükmeder, farkına vardığınız gün ise hükümet değişir.

Görünmez listenin en bilinen belirtisi şu cümledir: “Karşıma hep aynı tip insanlar çıkıyor.” Çıkmıyor, seçiliyor. Kalabalık bir ortamda herkese aynı mesafedesiniz ama gözünüz hep aynı türden birine takılıyorsa, o göze birileri talimat vermiş demektir. Talimatı kim verdi, ne zaman verdi? İşte asıl sorulacak soru bu. “Şansım yok” diyen insan çoğu zaman şanssız değildir, listesi eskidir. Ve eski listeyle yeni hayat kurulmaz.

O yüzden ilk iş yazmaktır. Kalem, kâğıt, sessiz bir saat. Bir eşte aradığınız ne varsa yazın; ayıklamadan, süslemeden, utanmadan. Yüzeysel bulduklarınızı da yazın (“yakışıklı olsun”, “eli açık olsun”) çünkü ayıklama sonra yapılacak ve dürüst yazılmamış listeden dürüst ayıklama çıkmaz. Beş maddede durmayın; beş madde herkeste vardır, ezberin dibi daha derindedir. Yirmiyi geçin ki dipten de bir şeyler çıksın; asıl söz sahibi maddeler çoğu zaman en sona, insan yorulunca gelir. İlk tur bu kadar; kimseye göstermeyeceksiniz, rahat yazın. Asıl iş ikinci turda başlar. Araya bir gece koyun, sonra geri dönün ve her maddenin karşısına tek bir soru koyun. “Bu kimin?”

Birkaç örnekle göstereyim ne demek istediğimi. “İşi sağlam olsun.” Senin mi bu? Yoksa kıt zamanlar görmüş bir ailenin, bir çevrenin sana devrettiği korku mu? Belki senindir; güvenlik senin için gerçekten önemlidir, belki de sen maceraya bile razısın da kulağındaki ses başkasının sesi. “Uzun boylu olacak.” Hangi boy? Gerçek hayatta mı gördün o boyu, ekranda mı? Yıllarca izlediğin kahramanların ortalamasını beklenti sanmak, dizi bütçesini hayat sanmaktır. “Beni herkesin içinde el üstünde tutacak.” Dur bakalım: Bu beklenti sana mı çalışıyor, seyirciye mi? Sevilmek isteği senin, peki görülmek isteği kimin? En sinsisi de şu: “Asla kıskanç olmayacak.” Neden “asla”? Ölçülü bir düşkünlüğe bile mi yer yok? O “asla”nın altında çoğu zaman eski bir hikâye yatar. Bu madde beklenti değil, yara izidir; geçmiş bir acının tersinden yazılmış hâli. Yara izinden pusula olmaz; o iğne hep geriyi gösterir, seni yarına değil, dünün intikamına taşır.

Bu turun sonunda maddeler üç kümeye ayrılır. Senin olanlar, hayatının içinden çıkmış, gerekçesini kendi ağzınla anlatabildiğin beklentiler. Devralınanlar, aileden, çevreden, ekrandan, kültürden gelenler. Ve yara izleri, eski acıların tersten yazılmışları. Devralınanları hemen çöpe atmayın, miras illa reddedilmez. Ama miras, dökümü çıkarılarak kabul edilir. Hukukta buna tereke derler. Neyin kaldığını bilmeden “hepsini alıyorum” diyen, borçları da almış olur. Beklenti mirası da böyledir. İçinde gerçekten işine yarayacak olan da vardır, seni ömür boyu yanlış kapılara taşıyacak borç da. Ayrım tek soruyla yapılır: Bu maddeyi bugün, kendi aklınla, sıfırdan yazar mıydın? Yazardıysan artık senindir; sahiplenilmiş miras, miras olmaktan çıkar. Yazmazdıysan da kimseye kızma; sana verenler çoğu zaman kötü niyetli değildi, ellerindeki en iyi haritayı verdiler. Harita onların zamanına aitti, o kadar.

Bir tur daha var, en zorlusu. Bazı maddeler beklenti kılığında dolaşan ihtiyaçlardır. “Beni hiç yalnız bırakmayacak.” Bu bir eş tarifi mi, yoksa bir can simidi ilanı mı? “Bana hep ne kadar değerli olduğumu söyleyecek.” Sevgi beklentisi mi bu, yoksa kendine bir türlü söyleyemediğin bir cümleyi başkasına ihale etmek mi? Ayrımın adını koyalım: Bağlı olmak ile bağımlı olmak ayrı şeylerdir. Bağlı insan kendi ayakları üzerinde durur ve yanındakini her gün yeniden seçer; bağımlı insan ayakta kalabilmek için yanındakine tutunur, seçmez, mecburdur. Mecburiyetin olduğu yerde de sevgi nefes alamaz, bağımlılık aşkı eritir. Hangisi olduğunu yokluk sınamasıyla anlarsın. O insan yarın hayatından çıksa üzülür müsün, yıkılır mısın? Üzülmek sevginin tabiatındandır; sevdiğin şeyin ardından üzülürsün, insanlık hâli. Yıkılmaksa hayatını kendi temeline değil, başkasının omzuna kurmuş olmanın sonucudur. Listende yıkım vaat eden ne kadar madde varsa, onlar eş tarifine değil, kendi tamirat defterine aittir. Karşındakinden isteyeceğin şey seni tamamlaması değildir, tamamlanmak senin işindir. Karşındakinin işi, tamam bir insana eşlik etmektir.

Şimdi itiraz duyar gibiyim: “Liste kısalırsa standartlarım düşmez mi?” Tam tersi. Başkasının standardını taşımak yüksek standart değildir, yüktür. Hem şunu da söyleyeyim, gözlemim çok: Uzun liste titizlik gibi görünür ama çoğu zaman titizlik değildir, kapıyı hiç açmamanın kibar yoludur. Kırk maddelik listeye kimse tutmaz, tutmayınca da suç dışarıda kalır. “Bana göre kimse yok.” Başa döndük, cümle aynı cümle. Liste belki de tam bunun için o kadar uzundur; aramanın riskinden, bulmanın sorumluluğundan korkan insan, listeyi kale duvarına çevirir. Bilemem, herkes kendine sorsun.

Ayıklama bitince elinizde muhtemelen üç beş madde kalacak. Azlığına bakıp telaşlanmayın; o üç beş madde, kırk maddenin yapamadığını yapar. Çünkü hepsi sizindir, hepsinin gerekçesini bilirsiniz ve karşınıza çıkan insanı artık başkalarının gözlüğüyle değil, kendi gözünüzle tartarsınız. Pusula küçüktür, gemiyi yine de o götürür. Bir şey daha olur, en güzeli de budur: Liste temizlenince göz de temizlenir. Daha önce hiç fark etmediğiniz insanları fark etmeye başlarsınız. Onlar hep oradaydı, sizin eski listeniz onları görünmez kılıyordu. Kimin kısmeti kapalı, kimin listesi eski; dışarıdan ikisi de aynı görünür. İçeriden bakınca fark büyüktür. Kısmete yapılacak bir şey yoktur, listeye vardır.

Sorum şu: bu akşam o listeyi yazsanız, hadi yazın, kaç maddesinin altına gönül rahatlığıyla kendi imzanızı atarsınız, kaç maddenin altından başkasının imzası çıkar?

Ediz KentkuranEdiz KentkuranKalemden Kelama31 Ağustos 2026